Amerika için «J1» vizeli belgemiz elimizde. Bir engeli aştık. Ancak yine de rahatlamak mümkün değildi. Vizeyi ellerine alıp da gidecekleri yere gidemeyen ne kadar çok insan var...? Bundan korunmak için vizeyi geçsek bile planlarımızı gizli tuttuk. Çünkü «kıskançlık» denen kırmızı bir köpek var. Bu çok hassas bir konu ve çevremizdeki herhangi bir insanın kıskançlığını uyandırması gayet mümkün. Kötü niyetli, kara düşünceli tek bir kişi bile tüm planlarımızı mahvedebilir. Bela ayağımızın altında. Her an, her yerde beklenmedik bir zorluğun çıkması gayet mümkün...
Zhuldiz ve Aida belki bazı akraba ve tanıdıklarına söylemişlerdir ama benim Amerika'ya gideceğimi sadece sayılı insanlar biliyordu. Astana'dan döndükten sonra özel olarak gidip babama söyledim. He allowed me in shocked mood. Annem de bu durumdan habersizdi. Annesine bile söylemeyen bu nasıl bir insan diyeceksiniz...? Ama durum böyleydi. Yurt odasında birlikte kaldığım iki arkadaşım da hiçbir şey bilmiyordu. Sadece fakülte dekanı ve üniversitedeki bazı hocalar biliyordu. Tüm sınavları önceden verip 22 Mayıs 2014 akşamı Almatı-Moskova hızlı trenine binerek Rusya'nın başkentine doğru yola çıktık.
Sessizce ortadan kaybolmamız birçok sınıf arkadaşımız için sürpriz oldu. Bazıları biz söylemesek bile Amerika'ya gideceğimizi sezmişlerdi...
Trenle iki gün yolculuk yapıp Moskova'ya ulaştık. Rusya bozkırı uçsuz bucaksız, doğası harika. Keşke insanları da öyle olsaydı! Her yer yemyeşil. Tarım veya başka işler için bulunmaz fırsat olan devasa araziler boş duruyor. İnsanlar iş aramak için Moskova'ya akın ediyor. Sonuç olarak köyleri bomboş kalmış. Hayat belirtisi yok. Bir de dikkatimi çeken şey, burada Sovyetler Birliği'ni hatırlatan sayısız kanıt var. Biz İngilizleri muhafazakâr bir halk sanırken, Ruslar İngilizlerden de daha muhafazakâr bir halkmış. Yüzölçümü bakımından dünyada birinci sırada olmalarına ve kendi topraklarını bile tam olarak işleyememelerine rağmen, bu insanlar hâlâ Kazak topraklarına göz dikmiş durumdalar. Kazak topraklarının kuzeyini ve doğusunu Rusya'ya katmaya çağıran çağrılar ara sıra duyuluyor. Zaten topraklarımızın bir kısmını almış olmaları yetmezmiş gibi...! İlk gün trende sürekli belge kontrolü bizi yordu. Kazakistan'dan çıkıyoruz, tekrar giriyoruz, tekrar çıkıyoruz, tekrar giriyoruz! Sınırı geçmeden trenle Oral'a gidemiyoruz. Orenburg'u bölgesiyle birlikte alıp, demiryolunun geçtiği o küçük toprak parçasını bile bırakmaya kıyamamışlar! Sınırın ötesinde de Kazaklar var, bu tarafında da Kazaklar var. Bir halkı ikiye bölen bir çizgi!
Yanımda iki tercüman varken neden korkayım ki...? Sabah Paveletsky istasyonuna indik. Rusya'nın başkentinden ilk fotoğraf röportajları da yapıldı. Açıkçası Moskova'yı hiç sevmedim! İnsanları merhametsiz, sokakları çöp dolu... Öğleden sonra Şeremetyevo havalimanına ulaştık. Havalimanı her zaman kalabalık. Ama burada beni şaşırtan şey kalabalık değil, o insanların arasında havalimanının taş zemininde uzanmış yatan 6 kişiydi. Evet, 6 kişi. Hepsi aynı ailenin üyeleri. Soğuk fayansın üzerinde yatakta yatıyormuş gibi sırtüstü yatıyorlar! O kadar şaşırdım ki yanlarına yaklaşıp konuşmalarını dinlediğimde Alman olduklarını anladım. Ben Almanca bilmiyorum. Bu yüzden ne dediklerini anlayamadım. Baba, anne ve 4 oğul. Herkes onlara yan gözle bakıp hoşnutsuz bir şekilde geçip gidiyor. Onlar ise hiçbir şeyden rahatsız değiller. Böyle şeyler de oluyormuş...!
Zeminde yatan Almanlara şaşırırken yanımıza uzun boylu, zayıf, beyaz tenli bir kız geldi ve kötü İngilizcesiyle sohbete başladı. Moğolistan'ın başkenti Ulan Batur'dan Moskova'ya uçmuş. Oradan da Venedik'e uçacakmış. Yani aynı uçağa bineceğiz. Adı Narmandakh. Kendi ifadesiyle it means sunrise! Yanılmıyorsam 27 yaşındaydı. İngilizcesi çok kötü. Onunla zor anlaştık. Söylediğine göre İtalyan erkek arkadaşıyla birlikte yaşamak için Venedik'e gidiyormuş.
- Do you speak Italian?
- No.
- How will you live there, if you don’t speak Italian?
- My boy-friend know[s]....
- What does he know?
- He know[s] Mongolian...
- Is it your first visit?
- No understand...
- Are you going to Italy the first time?
- ... (Sessizce başını salladı - Yazar).
- Have you ever been there before?
- ... (Yine sessizlik ve baş sallama... - Yazar).
- Ok. Did you go to Italy?
- No, It’s my one....
- The first time?
- Yes! - Ona Moğolistan'daki Kazakların durumunu sormak istedim. Ama sorularıma cevap veremedi. Sohbetin sonunda ona «Have a good trip!» dedim. Ama anlamadı. Daha sonra ikinci kez karşılaştığımızda o sözleri bana kendisi tekrarladı! Dış görünüşüne bakılırsa iyi bir aileden gelmiş gibiydi. Kendine aşırı güvenli ama yorgun görünüyordu. O da kendi mutluluğunu arayan zavallı bir ruh... Elbette mutluluğa ulaşmak kolay bir iş değil ama mümkün. Bunun için azim ve sabır yeterli değil. Mutluluğa ulaşmak için bazen risk almayı ve fedakârlık yapmayı da bilmek gerekir. Narmandakh'ın kendi ülkesinde mutluluğu bulamaması elbette üzücü. Mutluluğu yabancı bir ülkede bulmayı uman bir kız, büyük bir risk alarak ve kendi ülkesini bile feda ederek yurtdışına gidiyor... Bazen bu Moğol kızının görüntüsü gözümün önüne geliyor. Onu son kez Venedik havalimanında gördüm. Erkek arkadaşı karşıladı mı, karşılamadı mı, onu göremedim... O günden bu yana neredeyse iki yıl geçti. Şimdi o kız nasıl yaşıyordur acaba...?
Narmandakh'ın davranışları bizim kızlara kendilerine olan güveni aşıladı.
- İnsanlar dil bilmeden nasıl geziyorlar?
- Ben de onu diyorum.
- İngilizcemiz yetmezse Rusça biliriz. Bir şekilde anlatırız bir şeyler. Bunlar nasıl yapıyor acaba...?
Havalimanında karşılaştığımız bir sonraki karakter İtalyan Giovanni'ydi... Aida ve bana şeker dağıtan Zhuldiz, yanımızda oturan orta yaşlı bir adama da bir şeker verdi. Zhuldiz'e masum gözlerle bakıp «Grazie!» dedi ve şaşkınlıkla baktı. Sonra sohbetimiz koyulaştı. Geleneksel sorumuz tabii ki «Do you know Kazakhstan?». Narmandakh'ın bilmediği Kazakistan'ı Giovanni biliyormuş... Yaklaşık 2 saatlik uçuştan sonra o gün akşam Venedik'e ulaştık. Aeroflot'un Rus hostesleriyle iki kız Rusça konuşsa da ben İngilizce konuştum. Uçaktan inerken kapının önünde yaşlı bir hostes, daha doğrusu yaşlı bir kadın duruyordu. Herkes inerken onunla vedalaşıyordu. Sıra bana geldiğinde inerken «Arrivederci!» dedim ama burnunu kıvırıp bana şovenist bir gözle küçümseyerek baktı ve alaycı bir sesle konuştu: «Have you learnt the Italian language in one flight?». Ben de ona gözlüğümün üzerinden yan gözle bir bakıp indim. O şovenist pisliklere laf harcamak bile gereksiz.
Elimizde Schengen vizemiz yoktu. Bu yüzden bizi havalimanından dışarı çıkarmadılar. Çıkarsalar bile nereye gidecektik ki...? Akşam olmuş, hava kararmıştı... 26 Mayıs sabahını Venedik havalimanında karşıladık. Gece serindi. Yanımıza hiç kalın kıyafet almamıştık. Bir ara İtalyan gümrük memuru üçümüze üç tane sıcak «Blanket» (battaniye) getirip verdi. Ne harika! Sımsıcak battaniyeye sarılıp uyuyakaldık. Bu battaniye bana Amerika'da da yardımcı oldu. İtalyanlar çok merhametli bir halkmış. Keşke dillerini bilseydim... Öğleden sonra uçağımız geldi. Böylece Venedik'ten New York'a doğru yola çıktık... İtalyan memurun verdiği battaniyeleri hatıra olarak yanımızda ABD'ye götürdük ve Kazakistan'a da getirdik.



