Bölüm 7: Kilisede hırsızlık.
Rehoboth Beach, Amerikalılar tarafından «Amerika'nın yaz başkenti» olarak adlandırılır. Bu ismin nedeni, Washington'dan gelen insanların çoğunun buraya tatile gelmesidir. Şehir halkı nazik ve neşelidir. Burada birleşik bir kiliseler birliği faaliyet göstermektedir. Yurtdışından gelen uluslararası öğrenciler için ücretsiz bisiklet ve ücretsiz yemek sağlarlar. Bu cömertlik her yıl 27 Mayıs'tan 2 Eylül'e kadar sürer. Buna bağlı olarak, dünyanın her köşesinden birçok öğrenci de bu şehre gelir. Başlangıçta dağıtılan ücretsiz bisikletler daha sonra tükendi.
Rehoboth Beach'e 27 Mayıs'ta geldim. O gün Epworth United Methodist Church akşam yemeği veriyordu ama yetişemedim. Burada kiliseler sadece ücretsiz yemek ve bisiklet sunmakla kalmıyor, aynı zamanda konaklama konusunda da yardımcı oluyorlar, hatta bazıları iş bulmaya bile yardım ediyor.
Şehre vardığım gün pahalı bir otelde bir gece geçirdikten sonra işime gittim ama orada da sevindirici haberler duyamadım. Bize «Job offer» satan kişi, bir kişilik işi iki kişiye satmıştı. «40 saati ikinize 20/20 saat olarak böleceğiz. Bu yüzden kendinize başka bir iş arayın» dediler. Benim görevim mutfak yardımcılığıydı. Dürüst olmak gerekirse, Yunan işverenler geldikten sonra benden pek hoşlanmadılar. İş de hoşuma gitmedi. Sıcak nesneler, keskin bıçaklar, her an yaralanmanız mümkündü. Üstelik insanı hızlı çalışması için zorluyorlar. Bu noktada bir sırrı açıklayayım: bu birçok iş yerinde yaygın bir durumdur. Çünkü burada maaş saatlik ödenir. Bu nedenle, Amerikalı işverenlerin işi hızlı yaptırıp işçileri evlerine göndermeleri avantajlıdır. İşi hızlı bitirirseniz sizi överler ve aceleyle evinize gönderirler. Sonuç olarak, birçok insan işi kalitesiz yapar. Arkadaşım Akbar tüm işi hızlı yapar ama kalite beklentiyi karşılamaz. Ben işi yavaş yaparken Akbar'ı her şeyi hızlı yaptığı için överler, ancak düzgün yıkanmamış tabakları gördüklerinde her şeyi aceleye getirdiği ve düzgün yapmadığı için onu azarlarlar. Ben ise her işi dikkatli yaparım. Bunun karşılığında ise çok zaman alır. Sonuç olarak sürekli «Çok yavaş çalışıyorsun» uyarısını alıyordum. Elbette ben de Akbar gibi baştan savma yapabilirdim ama bu benim işime gelmez. Birincisi, hızlı çalışırken yaralanma riski artar. İkincisi, yorulursunuz. Üçüncüsü, saatiniz de az olur. Size düşen işi bitirdikten sonra sizi överler ve evinize gönderirler. Saatiniz az olduğu için maaşınız da düşük olur. Ve buradaki anlayış «Zaman nakittir!» şeklindedir. Bu yüzden işte bilerek zamanı uzatırdım. Daha sonra otelde benimle birlikte çalışan Bulgar kızlar ve erkekler de bana daha hızlı bitirmem için kızarlardı. Kendileri her şeyi hızlı hızlı yapıp sonra evde sigara içerek otururlardı. Ve sonra her iki haftada bir maaş çekini aldıklarında, kendi dillerinde birbirlerine «maaşımız düşük» diye dert yanarlardı. Ben ise zamanı bilerek uzattığım için onlardan biraz daha fazla kazanıyordum. Bu hareketim Yunan patronlarımın hoşuna gitmedi. Gerçi Yunanlar hızlı hareket eden bir halktır. 27 yaşındaki Irene ve babası 65 yaşındaki George Vrentzos çok hızlı hareket ederler.
St. Edmond Katolik Kilisesi'ne gittiğimde bana ücretsiz bisiklet de teklif ettiler ama bisiklet süremediğim için almadım.
Amerika'ya vardıktan sonra acilen çözülmesi gereken sorunlardan biri SEVIS'e kaydolmak ve oradaki statümüz «Active» olduktan sonra en yakın Social Security Office'e gidip Social Security Card için başvuruda bulunmaktır. Birçok öğrenci SEVIS'teki statüleri «Active» olmadan başvuruda bulunur ve Social Security Card'larını uzun süre alamazlar. Bu, Amerika'da çok önemli bir belgedir. Bu olmazsa ikinci bir iş bulamazsınız!
Ev sorununu çözdükten sonra geriye Social Security Card başvurusu kalmıştı. 29 Mayıs'ta Lutheran kilisesinde tanıştığım Justina adında Litvanyalı bir kızla komşu şehirdeki ofise gitmek için anlaştık. Böylece ikimiz yola çıktık ama yolda bize birçok kişi katıldı. Bu 3 Haziran Salı günüydü. O gün akşam yemeğini Epworth United Methodist Church veriyor. Social Security Card başvurusundan dönerken yolda bize katılan Elzar Isayev adındaki Kırgız genç kiliseye girmeyi reddetti. Onu zorlukla ikna edip kiliseye getirsem de kilisenin koridorundan geri dönüp gitmiş. Daha sonra onu sokakta karşılaştığımda neden böyle yaptığını sorduğumda verdiği cevap beni şaşırttı. Kiliselere girdiğinizde resepsiyonda birkaç kişi durur. Gelen öğrencilerden oradaki bir ağaca yerleştirilmiş dünya siyasi haritasında geldikleri yeri işaretlemelerini isterler. Ben de Kazakistan'dan, Aktobe'den geldim ve haritaya iğne batırdım. Kırgız gence de öyle bir iğne verdiklerinde haritada kendi ülkesini bulamamış. O kilisede asılı olan haritada Kırgızistan ve Tacikistan Çin'in bir parçası olarak işaretlenmişti. Elzar'ın sözlerine inanmayıp bir sonraki gidişimde o haritaya bilerek baktım: Kırgızistan ve Tacikistan Çin ile, Gürcistan Rusya ile birleştirilmiş, Hindistan ile Pakistan arasında tartışmalı olan Keşmir bölgesi ise bağımsız bir devlet olarak gösterilmişti. Buna şaşıran ben oradaki kilise çalışanlarına sordum ama hiçbiri bunu açıklayamadı. Elbette haritayı yapan onlar değil. Haritayı satın alıp asmışlar. Muhtemelen harita Çin'de yapılmıştır....
Bu kilise uluslararası öğrencilere haftada iki kez yemek verir. Her Salı akşam yemeği ve her Pazar öğle yemeği. Pazar günü işten erken çıkıp kaçıncı kez bu kiliseye öğle yemeği yemeye gelmiştim. İçeride çok öğrenci var, kilise tıklım tıklım. Yemeğimi alıp tam masaya oturacakken büyük masanın tam karşımda oturan bir kız ağlıyordu. Papazın önderliğindeki bir grup insan onu teselli etmeye çalışıyordu. Ne olduğunu anlayamadım. Meğer az önce o kızın çantası çalınmış, kilisenin içinde! Evet, kilisenin içinde!
Daha sonra kızı sokakta karşılaşıp durumu sorduğumda birinin çantasını çaldığını, içindeki parayı alıp boş çantayı kilisenin önündeki çöp kutusuna attığını söyledi. «Çok param gitti» dedi çalınan çantanın sahibi, Olesya Egorova adındaki Rus kız. Bu 8 Haziran 2014 tarihindeydi...




